18.10.15

zemin

fırsat buldukça yakınımdaki insanlarla ortaya atılan farklı konular üzerine konuşmayı seviyorum. herkesin fikrini öğrenmek, nasıl düşündüklerini bilmek hoşuma gidiyor. bir nevi kafayı boşaltma seansı gibi. öyle güzel şeyler çıkıyor ki.. tabi ki herkesin görüşü birbirinden farklı, bazı zamanlar tartışma ortamına bile dönüşebiliyor durum ama her seferinde bir ucundan kotarıyoruz sanırım. en azından sonrasında dediklerimizi kendimize dert etmiyoruz, unutmuyoruz da birbirimizi tanıyoruz.

iş yerinde öğleleri toplantı odasında toplanıp beraber yemek yiyoruz iş arkadaşlarımla. gerçi önceleri daha kopuktuk ama son zamanlarda herkes aynı anda yemeğe çıkar oldu, ki bu da haliyle masada yer bile bulunmaz bir ortam yaratıyor. yine de kalabalıkla birlikte yemek eğlenceli oluyor.

o günkü menümüzde lahana sarma ve mercimek çorbası olunca, sarmayı yerken acaba yabancıların da sarma kültürü var mıdır diye düşünüp ortaya lafı atmış bulundum. yabancıların sarma yapıp yediklerini hayal edemedim nedense. konu buradan açıldı ama en son biz, türklerin ne kadar misafirperver olduklarından bahsediyorduk. iş arkadaşlarımdan biri, iskoçya'da bir süre yaşayan kız kardeşinin bir evde birkaç kişi ile birlikte kaldığını, kaldıkları süre boyunca herkesin kendi yemeğini kendisinin yaptığını söylediğini belirtti. hatta bir keresinde ev arkadaşlarından birine yaptığı yemeği ikram ettiği zaman ev arkadaşının 'fiyatı ne' diye sorduğunu söyledi.

tabi ki bu bizim kültürümüz için çok abes bir durum. ne var ki bu şekilde yaşanan bir olayın ardından yabancıların insanlıklarının öldüğü, hatta vicdansız oldukları gibi şeyler de söylendi. onların kültürel altyapısıyla bizimkini bir tutarak bu şekilde yorumlar getirmek çok acımasızca geldi açıkçası. bireyci bir kültürün içine doğmuş ve o kültürle yaşamış insanlardan bizim tabirimizle 'insanlık' beklemek çok anlamsız duruyor. bizim insanlık dediğimiz şeyi onlar misafirperverlik olarak görüyorlar işte.

aslına bakarsanız, çoğu güzel huylarımız olmasına rağmen onların bireyci yaklaşımlarına da ihtiyacımız olduğunu düşünmeden edemiyorum. belki de kimse, özellikle aileler akrabalar sülale, birbirinden bir şey beklemese, herkes kendi başının çaresine bakabilse, bir nebze daha iyi olur gibi geliyor.

çalıştığım kurumda şiddet mağduru kadınlara yardımcı oluyoruz. mağdur kadın, konuk evinde kalmak veya maddi destekten yararlanmak istediği zaman ailesinin olup olmadığını soruyoruz, ona bakabilecek, yanında kalabilecek kimsesi var mı yok mu diye. bunu sormak zorunda hissetmeyeceğimiz bir durumda olsaydık çok daha iyi olmaz mıydı? kaldı ki devletin yaptığı yardımları da görüyoruz. mağdur hep mağdur maalesef. o kısır döngüye bir çatlak açabilecek yeterlilikte değil. sonra türkler misafirperver olmuş banane. ayrıca insanlık konusunda da bariz sınıfta kalmışız.

edit büdüt: aklıma gelmişken doğan cüceloğlu'nun iletişim donanımları isimli kitabını okuyorum. bence bu yazıma da uyardı 'zeminlerin ortaklığı' başlıklı yazısı.

zeminlerimizin farklılığının farkında olarak iletişmemiz dileğiyle.. 

28.9.15

kuşlar gibi

ara sıra inancımı kaybetsem de hala 'iyilik yap iyilik bul, kötülük yaparsan bi yerde belanı bulursun ne idüğü belirsiz insan evladı' felsefesine tabiyim çok şükür. hele de bugünkü pazartesi sendromlu, bol aksiyonlu, tantanalı, agresyonlu iş günü sonrasında anladım ki insanlık bambaşka bi olay.

nevşehir'de çalıştığım süreçte bi ton saçma sapan insanla çalıştığım için baya bi alıştım tabi ben. ama düşününce acaba alışmak ne kadar doğru? önceden olsa hemen alevlenip ortalığı velveleye verip 'sen kim köpeksin' moduna girdiğimden, şimdiki bu sakinlikten olumlu bi anlam çıkarmalı mıyım bilemedim. şu da bi gerçek ki, kendi psikolojik sağlığını düşünüyorsan bence sakin kalmak en iyisi.

neyse, sonuç olarak, bana kanlı ay tutulmaları, bana merkür retroları işlemiyor cancağızlarım. bu sakinliğimden hayli memnunum ve  'iyilik yap iyilik bul, kötülük yaparsan bi yerde belanı bulursun ne idüğü belirsiz insan evladı' felsefesinin bi yerde birilerine haksızlık yapanları haklayacağını hissediyorum.

--- şimdi reklamlar ---

bu hissiyatla hemen buraya da bi reklam sıkıştırmak isterim. odtü'de seçmeli dersini aldığım hocalarımdan biri olan dr. psikolog özge mergen'in çok tatlı bi instagram hesabı var. paylaştığı fotoğrafların altına tatlı tatlı notlar yazıyor. etkileşim için şuradan buyurun o zaman, tık tık --- @drozgemergen

hani arada can sıkıntısına birebir mesajları var.
ağırlaştığını hissettiğinde oku, hafifle:

"hafifle.. ağırlaştıran ne varsa bırakarak hafifle.. o gün verilebilecek en iyi kararı verdim çünkü koşullar ve o günkü bilgim duygum buydu de.. suçlayarak değil anlayarak hafifle.. onu mutlu edemedim yerine keşke mutluluğu fark edebilse, yaşamaya izin verse de.. ona ait sorumlulukları ona bırakarak hafifle.. onun da benim de elimizden bu kadarı geliyor de.. çekiştirmeyi bırakıp kabul ederek hafifle.. yapmak zorundayım yerine şu sebeple yapıyorum de.. gerekçene sahip çık hafifle.. ya da bu bana hiç uymuyor de.. kendini yapmak zorunda bırakma vazgeçerek hafifle.. benden adam olmaz yerine neyi nasıl oldurmuyorum diye sor.. yargılamayı bırak merak ederek hafifle.. hangi gün ağırlaştıysan o güne dön, yükleri bırak, hafifle.. kuşlar gibi.."

bir de yeri gelmişken bu pazartesi sendromlu, atarlı giderli günde canım iş arkadaşlarımdan birini üzdüler diye şunu da paylaşmak isterim. arada sırada, bana havale edilen haber çıktısını hatırla, biraz nefes al, gülümse.. nefes almak güvenli, gülümsemek serbest :)

"her şey üzerinize üzerinize geldiğinde kendinizi ne yaparak sıkıştırdığınızı fark etmek önemlidir.. nefesinizi nasıl tuttuğunuzu, nefesi tutarak ciğerlerinizi, göğüs kafesinizi sonra tüm bedeninizi nasıl küçülttüğünüzü fark etmek aynı zamanda ne yapmadığınızı fark etmenizi sağlar.. böylece nefes almak, göğsü açmak, genişlemek de yapılabilecek seçimler olarak belirir.. kollarınızı bağlayıp sıktığınızı fark edince açmak, başınızı öne eğdiğinizi fark edince yukarı bakmak, kendinizi içeride tuttuğunuzu fark edince dışarı çıkmak, sesinizi kıstığınızı fark edince bağırmak, birilerini çağırmak mümkün olur.. ne hissetmemeye çabaladığınızı fark edince hissetmeye izin vermek, duygunuzun adını koymak, ondan güç ve enerji almak, harekete geçmek kolaylaşır.. kendisini nasıl sıkıştırdığını bilen, diğerini nasıl sıkıştırdığının da farkına varır, böylece kendini de diğerini de serbest bırakabilir, ilişkiler nefes alır, güzel yakınlıklar kurulur.. harekete, temasa, doyuma yer açılır.."

nefes alan ilişkilere, güzel yakınlıklara..

bitti.

27.9.15

pinuccia'nın kitapları güz okuma şenliği - jakoobi'nin okuma listesi

hüyo!

bi önceki yazımda da bahsetmiştim, pinuccia'nın kitapları güz okuma şenliği düzenliyor. ve ilk defa ben de katılacağım. merak edenler şuradan bakabilir, işte burda tık tık --- pinuccia'nın kitapları

bi heyecanla şenlik için oluşturulan kategoriler için kitapları hazırlamaya başladım ama beynim yandı, gerçekten. bi yandan halihazırda elimde olan ve hala okuyamadığım kitapları kategorilere uydurmaya çalışırken bi yandan da uyduramadığım kategorilere yeni kitaplar baktım. neyse ki kindle'ım da olduğu için kitap bulmak bi nebze daha kolay oldu. özellikle '700 sayfadan uzun bir kitap' kategorisi için seçtiğim kitabı elime alıp okumak istemeyeceğimden kindle yine hayat kurtardı. enerji kurtardı. can'ım kindle cicim kindle.

oluşturduğum liste şimdilik şu şekilde;
(editlenecek)

1. Kategori (10 puan): Şenliğimizin destekçisi İthaki Yayınları'ndan çıkan bir kitap.
Fahrenheit 451 / Ray Bradbury / İthaki Yayınları / 242 sayfa
2. Kategori (10 puan): İsminde güz mevsimini çağrıştıran bir kelime geçen veya olayların güz mevsiminde geçtiği bir kitap.
Eylül / Mehmet Rauf / İnkılâp Yayınları / 256 sayfa 
3. Kategori (10 puan): 700 sayfadan uzun bir kitap (Birkaç cilde bölünmüş kitaplarda ciltlerin toplam sayfa sayısına bakabilirsiniz).
Zemberekkuşu’nun Güncesi / Haruki Murakami  / Doğan Kitap / 738 sayfa
4. Kategori (10 puan): Olayların geçtiği yerin (köy, kasaba, şehir, ülke, kıta) adının kitabın adına yansıdığı bir kitap.
Vigan İskelesi Yolu / George Orwell / İthaki Yayınları / 298 sayfa 
5. Kategori (10 puan): Esas mesleği öğretmenlik olan bir yazardan bir kitap.
Melekler ve Şeytanlar / Dan Brown / Altın Kitaplar Yayınevi / 575 sayfa 
6. Kategori (10 puan): Yasaklanmış bir kitap.
Kızım Olmadan Asla / Betty Mahmudi / Varlık Yayınları / 327 sayfa
7. Kategori (10 puan): Herkesin okuyup da sadece sizin okumadığınızı düşündüğünüz bir kitap.
Erken Kaybedenler / Emrah Serbes / İletişim Yayınları / 141 sayfa 
8. Kategori (10 puan): Başkasının sizin için seçtiği bir kitap. (Bu kategoride tavsiyelerine güvendiğiniz ve tanıdığınız birine gidip ne okuyacağınızı sorabilirsiniz veya bir yakınınızdan kütüphanenizden okumanız için rastgele kitap seçmesini isteyebilirsiniz. Kendi kendine karar vermek yok).
--
9. Kategori (10 puan): Bir seriye ait bir kitap (Serilerin ilk kitapları kapsam dışı).
Çi / Azra Kohen / Destek Yayınları / 320 sayfa
10. Kategori (10 puan): Sadece tek bir kitabını okuduğunuz bir yazardan/şairden bir kitap.
--
11. Kategori (10 puan): Bir kişisel gelişim kitabı.
‘Keşke’siz Bir Yaşam İçin İletişim Donanımları / Doğan Cüceloğlu / Remzi Kitabevi / 200 sayfa
12. Kategori (10 puan): Doğduğunuz yıl hayatını kaybetmiş bir yazardan/şairden bir kitap.
--
13. Kategori (10 puan): Beyaz perdeye aktarılmış bir kitap.
Hobbit / J.R.R. Tolkien / İthaki Yayınları / 425 sayfa  OKUNDU
14. Kategori (10 puan): Halen yaşayan, Nobel Edebiyat Ödülü kazanmış bir yazardan bir kitap.
--
15. Kategori (10 puan): Biyografi/otobiyografi/anı türünde bir kitap.
İstanbul Hatıralar ve Şehir / Orhan Pamuk / Yapı Kredi Yayınları / 368 sayfa
16. Kategori (10 puan): Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk hakkında bir kitap.
Atatürk'ü Anlamak ve Tamamlamak / Cavit Orhan Tütengil / Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları / 156 sayfa
17. Kategori (10 puan): Ödül almış bir öykü kitabı (Lütfen kitabınızı belirtirken hangi yıl hangi ödülü aldığını belirtin.)
--
18. Kategori (Her kitap 10 puan, 2 kitabı da okuyana ekstradan 30 puan, toplam 50 puan): İsminde zıt anlamlı kelimelerin olduğu iki kitap. (Örnek: Büyük Umutlar - Küçük Kadınlar; Denizin Altındaki Ada - Buzdolabının Üstündeki Kız; Kötü Saatte - İyi Kalpli Erendira)
--
19. Kategori (Her bir kitap 10 puan, tüm kitaplar okunursa ekstradan 30 puan, toplam 60 puan): Eserlerini aynı dilde yazan üç farklı yazardan birer kitap.
--
20. Kategori (Her bir kitap 10 puan, tüm kitaplar okunursa ekstradan 20 puan, toplamda 60 puan): Şimdiye kadar hiç kitabını okumadığınız dört yazardan birer kitap. Yazarların ikisi Türk, ikisi yabancı, ikisi kadın, ikisi erkek olmalı.
--
21. Kategori (Her bir kitap 5 puan, tüm kitaplar okunursa ekstradan 40 puan, toplamda 80 puan): 150 sayfadan kısa sekiz kitap.
--
22. Kategori (Her bir kitap 10 puan, tüm kitaplar okunursa ekstradan 40 puan, toplamda 80 puan): Kendinizin belirleyeceği bir temaya uyan dört kitap.
--

geri dönüş

merhaba,

uzun upuzun bir aradan sonra yine ben. tatilin bu son gününde içimde bi enerji patlamasıyla uyandım yine, bi de beisa balığımla konuşmuşum, üstüne bi de şemalarımın farkına varmışım ki sormayın gitsin. çok boktan bi olay (şemaların farkına varmak tabi ki).

anladım ki tablet ve telefonla kendimi iyice küçük bi hücreye hapsetmişim. bilgisayar için derlerdi bunu oysa, şimdi ise bilgisayar bana özgürlük gibi geldi. uzun zamandır iş dışındaki boş zamanlarımı çok boktan şeylere harcar olmuşum meğerse. bi ara da kendimi aptal saptal oyunlara kaptırmıştım, dün onları da sildim. zaman kaybından öte gereksiz bi hırsa kapılıyorum ve sonra da öfkeleniyorum.

farkındalıklar zamanı. o yüzden sonbaharı hep sevmişimdir. gerçi burada hala yaz.

öncelikle küçük bi reklam geçeyim hazır bloga geri dönmüşken. kendime bi iyilik yaptım ve bu bayram tatilini bol bol kitap okuyarak geçirdim. ve beisa balığımın tavsiyesi üzerine pinuccia'nın kitapları'nın düzenlediği 2015 güz okuma şenliğine katılayım dedim. hem bu sayede goodreads challenge'ıma da bi katkı sağlar diye düşündüm.

güz okuma şenliği hakkında daha detaylı bilgi için işte burda, tık tık --- pinuccia'nın kitapları
listemi birkaç gün içerisinde hazırlayıp blogda yayınlayacağım.

bi mutlandım.





20.1.13

gözlerimi açtığımda

gülümseyerek uğurladılar evden. annemden babamdan bir kere daha ayrılmış, çalıştığım yere doğru yola çıkmıştım. ne demişler, doğduğun yer değil doyduğun yerdir evin. günlerden pazardı ve hava gerçekten soğuktu. yolda gözlerimi kapadım, çok uzun değil, 4-5 saat sonra akşamın geç saatlerinde kendi evimde olacaktım. gözlerimi açtığımda soğuk çimlerin üzerinde yatarken buldum kendimi. üzerimde montum, çizmelerim, çimlerin üzerine yayılmış çantalarım.. yerimden kalkıp kafamı kaldırdığım zaman gördüğüm manzara inanılmazdı. bir sürü peri bacası görünümünde sarı taşlardan yapılmış korkunç evler dik bir yokuş boyunca yukarıya doğru uzanmışlardı. evlerin her iki yanından geçen dik yollar ve nadiren geçen arabalar vardı.



benim bulunduğum yer ise şehrin merkezi olmalıydı ki burada insanlar çoktu, hepsi montlarına bürünmüş, kadınlar kapalı ve sadece önlerine bakarak hızlı adımlarla bir yerlere gidiyorlardı. neredeyim, nasıl buraya geldim diye düşünmeye fırsat kalmadan adamın biri elime bir kağıt tutuşturdu. bu kağıdı, adını ilk defa duyduğum bir öğretmene ulaştırmamı söyledi. ve koşar adım uzaklaştı yanımdan. iki-üç adım sonra nereden geldiğini anlamadığım bir silah sesi duydum ve adamın yere yığılışını gördüm. galiba ölmüştü. hayır hayır, kesinlikle ölmüştü. duygularım alınmış gibi hiçbir şaşkınlık ifadesi yaşamadım. bu şehirde böyle şeyler çok normal olmalıydı. insanlar kendi işleri ile ilgilenmeye devam ediyorlardı. kimse ölen adam için kılını bile kımıldatmıyordu.

yolun karşısında çok katlı bir dersane görünce karşıya geçtim ve binaya girdim. bu elimdeki kağıt ne ise önemli bir şey olmalıydı ve o öğretmene ulaştırmalıydım. içeri girdiğimde kocaman bir boşlukla karşılaştım. büyük ve bomboş bir binaydı. buraya gelen öğrencilerin hiç şanslı olmadığını düşündüm. bir anda aceleyle içeri giren tombul ve yüzü çok güzel bir kadınla karşılaştım. garip bir şekilde aradığım kişinin o olduğunu hissediyordum. kendisinin peşine takılarak elimdeki kağıdı gösteriyordum. alice'in sürekli bir yerlere yetişmesi gereken tavşanı gibi, kadının peşinde koşturuyordum ben de. çünkü durmak bilmiyordu. beraber birkaç kat çıktıktan sonra, bir masa, eski püskü dolaplar ve birkaç sandalye olan, yine insandan muzdarip bir odaya girdik. yüzü güzel, tombul ve aceleci kadın bir klasör çıkarıp elimdeki kağıdı klasörde bulunan birkaç sayfanın arasına gizler bir şekilde taktı. bu kağıdın bir öğrencinin sınava giriş belgesi olduğunu anladım o an. içimde birine yardım etmenin verdiği garip huzurla aşağı indiğimde başka öğretmenlerle karşılaştım.

neden kimse kim olduğumu sormuyor? 

birinin 'sen işine haber verdin mi? bugün pazartesi ve şu an işte değilsin.' dediğini duydum. önce anlam veremedim. 'bir şey olmaz ama yine de arayayım. buradan nevşehir'e otobüs var mı?' diye sordum ortaya. 'yok, niğdeye var' dedi birisi. 'olsun' dedim. 'ben oradan nevşehir'e geçebilirim. nasıl olsa bir saat uzaklıkta.' iş yerimi aramak için telefonuma baktığımda arama kaydımın ve bütün rehberimin silindiğini gördüm. ilk defa o an, ben buraya nasıl geldim, neden şu ana kadar kimse beni arayıp sormadı diye düşünüp ağlamaya başladım. bu bir kabus olmalıydı. başka açıklaması olamazdı. dik yokuşa ve korkunç binalara bir kere daha baktım. en son gelen mesajlardan biri duruyordu, babamdan: 'neden yolu değiştiriyorlar?' diye sormuştu. gelirken yolumuzu değiştirmiş olmalılar ve buraya gelmiş olmalıyım ama neden, neden kimse beni arayıp nerede olduğumu sormuyor diye ağlamaya devam ederken uyandım.

gözlerimi açtığımda soğuk çimlerin üzerinde yatarken buldum kendimi.

hayıııır ..?!

edit büdüt: hastalık nedeniyle görülen kötü rüyalarda bir anlam aramamalı, değil mi? :(

23.12.12

bambaşka


yeni yıl yaklaşırken bu yılın genel bir değerlendirmesini yapmalı dedim. ilginçtir ki, hayli yoğun geçen senemde çok atraksiyona tanık olmadım ama yalnız kalıp kafamı dinlediğim sürede birçok şey benim için aydınlığa kavuştu diyebilirim. her yıl biterken 'bu sene çok fazla olay olmadı' deyip sonra ne kadar çok şey yaşadığımı anlıyorum sanırım. aynı, tam da sona yaklaşmışken hep 'bu sene de ne çabuk geçti ya' düşünüp sonrasında ne kadar yavaş geçtiğini fark etmem gibi.

geçen sene hayatıma dahil olmuş insanların yılın daha yarısına bile gelmemişken hayatımdan çıkmaları, ilginç bir şekilde yepyeni insanları hayatıma almayı başarabilmiş olmanın hüznünü ve mutluluğunu yaşıyorum bu sene en çok. yine de hala hayatımda olsa dediğim birkaç kişi için üzgünüm, onların hiç de farkında olmamasına rağmen.

ama bu sene hayatımdaki en olaylı zamanlarım iş yerimle alakalı. 4 ocak 2012 itibariyle başladığım nevşehir'deki hayatımda bir yılı deviriyorum. işte karşılaştığım değişik vakalar, çözüm yolları ararken içine düştüğüm sakat durumlar, ve tabi ki müfettiş, iş arkadaşlarımla olan sıkıntılı ilişkiler, her şey sanki yıllar önce olmuş gibi hissediyorum. anladım ki, düşündüğüm kadar kabullenici bir yapım yok. ama kabullenmiş olsaydım kaybedeceğim şey de çoktu. bu yüzden yaptığım hiçbir şeyden pişman değilim. sonuç olarak mutsuzluğunu da ben çektim. ve anladım ki nevşehir'deki ortam malesef bana göre değil.

sonuç olarak, eğer nevşehir'den kurtulabilirsem 2013 senesi için yine bambaşka bir şehirde, bambaşka işlerde bulacağım kendimi. hepimiz için musmutlu bir sene olsun !

"there's gotta be more to life.." >> Theres Gotta Be More To Life by Stacie Orrico on Grooveshark

12.9.12

yıldızlar kadar..

- burada yıldızlar çok çok çok daha güzel. bakınca dünyanın aslında ufacık bir yer olduğunu hissettiriyor.

dedi. ve biz de bir kum tanesinden daha küçüktük belki de.. miniminnacık böyle, uzaktan gözle görülemeyecek kadar.. öyle ki, hayatta sürekli büyük şeyler yapmaya çalışır, her işe koşuşturmak, her şeyi yapmak için uğraşır, başaramadıkça hüzünlenir, üzülür, yakınırız. ama küçücüğüz işte, yaptıklarımızın kimse için önemi yok. yaptıklarımız sadece kendimiz için önemli. o zaman nedir bu koşuşturmaca, nedir bu hayatımızdaki karmaşa? işin içinden çıkamadığımızda, günlerce düşünüp aklımıza takılan şeye çözüm bulmaya çalıştığımızda, ikileme düştüğümüzde, gökyüzüne bakıp yıldızlara bir kere göz kırpmak lazım. ne kadar uzak ve çoklar, ne kadar da küçükler.. biz de ne kadar küçüğüz onlar için, işte bak..
- birbirine biraz yakın birer kum tanesiymişiz ki bak tanıştık, mükemmeller ya.

diye devam etti. birbirine yakın kum taneleri.. demek ki hayatıma giren veya şu an hayatımda olan kimselerle aynı kumsaldaymışız. hayatımdan çıkıp gidenleri de deniz almış götürmüş. çünkü beraber bakamamışız yıldızlara. küçüğüz, miniminnacığız belki ama bir o kadar çokuz, bi sürüyüz. o yüzden üzülmemek gerek giden kimselerin ardından da; deniz bir kum tanesini alır yanından, bir kum tanesini geri getiriverir yanıbaşına. bazen de yanıbaşındakilerle birlikte hep beraber sürükler seni deniz kendine, derinlere.. belki de en güzeli böyle.

aynı kumsalda bir araya gelmek, birlikte yıldızları seyreylemek ve birlikte sürüklenmek denizin derinliklerine..

edit büdüt: kum taneleri olarak el ele tutuşamazsak ya peki? (bkz: duygusallığı yerle bir etmek) :)

geceniz bol yıldızlı olsun..

Stars by fun. on Grooveshark

25.7.12

Canımın İçi, Böyle Şeyler Yalnızca Romanlarda Olur


 Sonuna kadar açmışsın balkonun kapısını, biraz daha fazla hava gelsin diye. İçerdeki bu hava acilen yerini serin bir esintiyle gelen çam kokularına bırakmalı. Mutsuzsun, o da mutsuz, mutsuz olmalı, mutsuz mu? Değil. Oturup 3-5 satır yazacağın biri yok artık. İçinden gelmiyor, gelmiyor bişiler yazmak. Mutlu resimler çizmek, gülümseyen adamlar, tatlı neşeli öpücükler, püsüler, yengeçler, tospalar, süpürgesine binmiş sevincinden göklerde uçan cadılar.. İçinden gelmiyor çünkü kırılıyorsun. Her mektuptan, her kartpostaldan sonra bi kere daha. Amaç bu değildi oysaki di mi? Amaç, sevdiğin insanı gülümsetmekti, kahkalarla güldürmekti, mutlu etmekti. Anlık mutluluklar zamanla derin acılar oluyor. Derin acılarla kırılıyorsun, bir kere, bir kere daha.

Amansız bi gel-git. Seviyorum, sonsuza kadar seveceğim, peki o seni kıran lafları hatırlıyor musun? Ya sessizce ağlayıp duyurmamaya çalıştığını? Boğazında kocaman bi düğüm, beyin kıvrımların patlayacak gibi, öyle sıkıyordun ya kendini? O beni düşündü, kendi üzüldü, ben üzülmeyeyim istedi, o beni çok sevdi, o beni hep sevdi. O..

- O beni yarı yolda bıraktı.

'Kaybettiklerimiz bir daha asla geri dönmeyecek. Kalbimizdeki yaralar kapanmayacak. Tek yapabileceğimiz geçmişle barışmak.'

17.4.12

Uyanmaların En Güzeli

"Birini sevmeye en çok ihtiyacımın olduğu zamanda tanışmıştım onunla. Hani o zamana kadar dikkatinizi pek çekmeyen, sokaklarda, parklarda, avmlerde gezen çiftlerin ne kadar çok olduğunu fark ettiğiniz zamanlar olur ya, işte tam öyle bir zamandı. Bir şeylerin eksikliğini hissediyordum, yokluğunun farkındaydım. Sonunda onunla tanıştım.

Her halinden arkadaşlarının zoruyla geldiği anlaşılan sinemada uyuya kalıp başını omzuma düşürmüştü. Öyle tatlıydı ve güzeldi ki film ara verdiğinde bile arkadaşlarının gülüşmelerine aldırmadan yerimde oturmaya devam ettim. Sırf saçlarının boynuma değişini biraz daha hissedeyim, o güzel kokusunu biraz daha koklayayım diye. O gün o filmi ikimizde sevmemiş olmamıza rağmen şimdilerde bizim için yeri ayrıdır. Ama hala sevmiyoruz. Denemedik değil hani; bir kaç kez bu kez severiz belki diye oturduk izledik. Ama her seferinde ilk yarım saatinden sonra ya birimiz uyuyordu ya da canımız sıkılıyor ve kapatıyorduk. Sonunda tanışmamızda önemli bir yeri olan bu filmi sevemeyeceğimizi kabullendik.

Sinemada tanışmamızdan 3 gün sonra buluşmuştuk ilk kez. Aslında numarasını almış olmama rağmen "arasam mı ?  çok erken değil mi ?  Bekleyeyim biraz. Sonra ararım" falan derken 2. günün akşamında aramıştım. Aramadan önce defalarca ayna karşısında diyeceklerimin provasını da yapmıştım ama karşı taraftan gelen "efendim" sesiyle hepsini unuttum. Bir kaç saniyelik suskunluktan sonra anca konuşabildim. Şimdilerde sorsanız "yok canım. hiç de heyecanlanmamıştım" diyecektir ama konuşmasından anlayabiliyordum, o da benim kadar heyecanlanmıştı.

Ay sonunda "resmi" anlamda çıkmaya başlamıştık. Çıkmaya başladıktan sonraki ilk "sevgili" buluşmamızda gittiğimiz cafede her zaman yaptığı gibi karşıma değil yanıma oturmuştu bu sefer. Aslında biraz şaşırmıştım. Şaşkımlığımı fark etmiş olacaktı ki yanıma sokuldu ve yüzüme bakıp , gülümseyerek "İnsan sevdiğinin karşısında değil yanında oturmalı." dedi. Bunu her hatırlayışımda gidip, kafasından çekerek, yanaklarını dudaklarıma dayıyorum !  

Pek kızdırılmaya gelmeyen bir yönü var. Kolumdaki morluklar onun eseri. Buradan ona seslenip "Sevgiliye şiddete hayır !" diyorum. Diş izleri ve çimdiklenen yerlerde oluşan morluklar zor geçiyor. Hele şu yaz sıcağında uzun kollu giymek zorunda kalmak en büyük işkence. Yaz günlerinde onu kızdırmamam gerek sanırım.

Dönmedolapları çok sever. Zirveye çıkardığı anda tüm şehirin ayaklarının altında olmasını, her kabinin farklı renklerde olmasını çok sever. Dönmedolap kolyesi aldığım zaman çok sevinmişti bu yüzden. Boynuma atlayıp "bitanesin sen ! çok seviyorum seni!" deyip sarılmış ve uzun uzadıya öpmüştü ya; inanamamıştım ufacık bir dönmedolabın bunları yaptırabildiğine.

Kışın soğuk gecelerinin birinde o koyu yeşil eldivenleri ve sanki onunla takımmışcasına aynı renkte olan atkı ve montunu giymiş, koluma girmişti. Buzda kayıp düşmeyelim diye yavaş yavaş yürüyüp eve giderken yol kenarında ki ufak bir dükkandan gelen sahlebin kokusuyla kendini kaybetmişti. O düşmemek için minik adımlar atan kız bir anda koşar olmuştu da beni düşürmüştü ya; bi de elleriyle ağzını kapatarak gülmüyor mu tatlı tatlı ! Kızamıyorum ki ! Sıcak sahleplerimizi içerken yanağıma kondurduğu öpücük düşüşümün tüm acısını unutturmuştu zaten. Geriye arka tarafı ıslanmış bir pantolun kalmıştı hatıra olarak.

Erken yattığı gecelerin birinde, uyurkenki masumiyetine bakıp yüzüme saçma bir tebessüm yerleştirdikten sonra çalışma masama gitmiştim. Elime aldığım kağıtla, yapmasını küçükken babamdan öğrendiğim bir origami kuş yaptım. Ortadan tutup, kuyruk tarafından çektiğinizde kanat çırpanlar var ya, onlardan işte. Sabah kalktığında görebilsin diye başucuna koydum. O günün sabahında dudaklarımda hissettiğim dudaklarıyla uyanmıştım. Uyanmaların en güzeli olmalıydı bu."

:)

Daha fazlası için bkz: Kozmikadam


18.3.12

bir numara

hayatına girmiş insanlardan en çok hangileri seni üzer, üzebilir? üzdüğü zaman ne yapılabilir? hani bazı anlar vardır, uzun zaman mutlusundur çünkü etrafında seni mutlu eden insanlar vardır. sadece sevgili anlamında demiyorum bunu, arkadaşındır, annendir, babandır belki de.. kardeşlerindir. veya sevgilin, sevgili adayın vs.
yine de bir şeyler eksiktir. belki de sadece beklentilerinin gerçekleşmemesidir. zamanla buna alışırsın.. sen bekledikçe olmayacağının farkındasındır. sevdiğin insana ne yapsan yaranamazsın bir de, ne yaparsan yap onun gözünde hiçbir zaman 'bir numara' olamayacağını bilirsin. o nasıl kötü bir histir hem de.. ama dedim ya 'zamanla' o hisse de alışırsın. yıllar geçer, unutur gidersin bir numara'sı olmaya çalıştığın insanı. ya da unutup gittiğini sanmış olmayasın?

sonra bir gün..

tam olarak kim olduğunu bilmiyorsun belki ama o'nun hayatında bir 'bir numara' peyda olur. "kim ki o? şimdi bu da nereden çıktı? benden daha mı iyi? benden daha mı güzel? benden daha mı akıllı?" 'benden, benden, benden..' soruları içerisinde kalırsın. bakakalırsın. işte bu! bunun bir adı olmalı. o an yaşadığın hissin bir adı olmalı. belki hayat kırıklığı..

ne yapmalı o durumda insan, nasıl bir şey yapmalı da o histen kurtulmalı?

10.3.12

karalamaca

bugün içimden geldiği gibi, aklıma şu an ne geliyorsa öyle, oraya buraya karalasam ne olur ki?

uzun zamandır yazmıyorum. neden yazmıyorum, ne oldu da, ne engelledi beni tam olarak bilmiyorum. bir nedeni var mı onu da bilmiyorum ya gerçi.. hep içime atmışım gibi geliyor. bir şeyleri biriktiriyorum ya da tam tersi, biriktirseydim buraya zorlaya zorlaya yazardım. belki de artık hiçbir şey kalmıyor içimde. tam olarak içimden geldiği gibi, gidiyor sonra. 

çok mutluyum. gerçekten. bunun kıymetini biliyorum artık. hatta çoğu zaman mutlu olduğum için mutlu oluyorum. niye mutlusun diye soranlara, 'çünkü mutluyum' diyorum. mutlu olduğum için mutlu olamam mı? ama garipsiyorlar sanırım. benim için hava hoş. dert edesim yok hiçbi şeyi. dert edince sonu gelmiyor. olan sana oluyor. üzüldüğünle kalıyorsun, hele de elinden bir şey gelmiyorsa.. mutsuz bi dönem çok mutlu bi şekilde bitmiş olduğu için mutluyum işte bi de.  

bazen, biten şeyler de güzel.
 

16.12.11

'yakına gelmiyor hiç, uzaklar.'

Hold On (Please Don't Go) by Jori King on Grooveshark

sabahın çok erken saatleri.

yorucu bi gece yolculuğundan sonra güzel bi uykuya ihtiyacı vardı. ama kime gidecekti? saate baktı. 06:04. gökyüzüne baktı. ay hala gökyüzünde. kışı işte bu yüzden sevmiyordu. gün erken bitiyor, geceyse bitmek bilmiyordu. sabah bir türlü gelmiyordu sanki. sırt çantasını takıp, upuzun saçlarını savurdu arkaya. soğuk hava biraz açılmasını sağlamıştı neyseki. taksiye binmek için terminalin içinden geçecekti. içeri girdiğinde ellerinde bavullar, çantalar, paketlerle bisürü insanla karşılaştı. 'bu saatte bu ne kalabalık böyle?' diye geçirdi içinden. bi an tereddüt etti sonra. nereye gidecekti? neden buraya gelmişti? duygularını fazla önemsiyordu bu aralar. hep bu yüzdendi işte.. bir şeyler için çabalamazsa, onu o şekilde terkettiği için uzun zaman kendiyle hesaplaşıyordu çünkü. vicdan azabı çekiyordu. 'neden yapmadım zamanında?' dememek için.. sahi, birçok şey zamanında müdahale etmediğimizden, çekindiğimizden, alındığımızdan, kırıldığımızdan, kızdığımızdan, sessiz kalmanın iyi olduğunu düşündüğümüzden bitmiyor muydu? buna daha fazla izin veremezdi.


nereye gideceğini bilmiyordu hala. taksilere doğru ilerledi. biraz bekledi. kendi gibi taksi bekleyen bir çok kişi vardı. taksiler peşpeşe geliyordu. işte şimdi bir çift daha bindi taksiye. 'ne kadar güzel, beraber bi yerlere
gidebilmek.
' ve ardından bi genç kız daha tek başına bi taksiye atladı. 'belki o da nereye gideceğini bilmiyordur.'

“demek hayat böyle iki adım ilerisi bile gözükmeyen sisli ve yalpalı bir denizdi. tesadüflerin oyuncağı olacak olduktan sonra ne diye bir irademiz vardı? kullanamadıktan sonra göğsümüzü dolduran hisler ve kafamızda kımıldayan düşünceler neye yarardı?”

sıra gelince hemen yanıbaşında bi taksi durdu. sırt çantasını içeri atıp, taksiye bindi, yerleşti, kapıyı kapadı.


22.11.11

dream

ne kadar zaman geçti bilmiyorum.. sanki yazmayı unutmuş gibiyim. sanırım bir süredir aklımı kaybetmiş bir şekilde beni mutlu edecek şeyler arayışındaydım. buldum. hayat aslında hiç de o kadar zor değil. olabilir, birini sevebilirsin, yüz vermez, senle ilgilenmez, hayatına hiç almaz ya da alır sonra terk eder, olabilir. geldiğini bir buçuk kilometre öteden gördüğün ve yine de bir şekilde seni şaşırtmayı başarabilen sonlarla karşılaşabilirsin. işinde mutlu değilsindir, soğuk bir sabaha uyanıp ayakların geri geri giderken aslında, iş yerine varabilirsin, bir anda kendini çekilmez bir ortamda bulabilirsin, çok normal. ama eğer yalnız değilsen, hele de etrafındaki insanlar seni güldürebiliyor, eğlendirebiliyorsa; hayatla beraber dalga geçebiliyorsanız, bundan daha güzel ne olabilir?


gerçekten de, deneyip başaramayıp, üzülerek, daha çok üzülerek, mutsuzluktan mahvolarak geçen zamanların bir sonu geliyor. zaten hep dediğim gibi dibe vurduktan sonra yukarı çıkmaktan başka seçeneğin kalmıyor. 'hepimiz kötü şeyler yaptık', yaşadık. 'bu kötü insanlar olduğumuz anlamına gelmez' ya da kötü şeyler yaşamamız gerektiği.. 'gerçekten değer verdiğimiz şey "an" olsun. "geçmiş" değil.'

çünkü..

'ölmeden önce bilmeniz gereken tek şey: okumak istediğin kitapların çoğunun, sayfalarında gezinemeden kapanacak gözlerin. söylemek istediğin bir dolu şey, dökülmeyecek hiç ağzından. yerin iki metre üzerinde uzanıyor olacak o "ölmeden önce görmen gereken 1001 yer". babil'in bahçelerini içine ekmek için onca çaban. kalbini gümbür gümbür attıran başka kalpler de yanında, artık sessiz. elbet torunum yapar diye umut ettiğin, ama onun da kaçamayacağı tek kader.. budur.

insan dediğin ölür durur.'

ölmeden önce, 'an'ı yaşamak dileğiyle..

o yüzden, dinliyoruz.. (: - 'don't matter, no!


10.8.11

uğur böceğinin hikayesi

"bugün sizlere uğur böceğinin hikayesini anlatacağım. bu hikaye için güzel yıllara, anılara yelken açmamız gerekecek, yani çocukluğumuza..

çoğu çocuk heyecanla avucuna konmasını bekler uğur böceğinin. uğur böceği, avucunuzu açtığınız gibi konmaz avucunuza. hileye başvurmanız gerekir. onun yürüdüğü yöne doğru parmağınızı götürürsünüz ve elinize tırmanmasını beklersiniz. o tırmanmaya başladı mı, elinizde hafif bir karıncalanma ile o an içinizi kocaman bir mutluluk kaplar. uğur böceği uçmadan, hemen bir dilek dilemeniz gerekir. o esnada tutulan dilekler çocukları bir anda mutluluktan havalara uçurabilecek dileklerdir. diledikten sonra dileğinizi tekerlemelerle (uç uç uğur böceği, annem sana terlik, pabuç alacak) uçmasını beklersiniz uğur böceğinin. tekerleme biter bitmez kanatlanırsa uğur böceği avucunuzdan, o an dünyanın en mutlu çocuğu siz olursunuz.

yedinizde de olsanız, benim gibi yirmi dördünüzde de olsanız (yaşlanmışız haberimiz yok) uğur böceğini gördüğünüzde heyecan kaplar bedeninizi, hafif bir gülümseme yerleşir dudaklarınıza. uğur böceği sayesinde içinizin mutlulukla dolması için uğur böceğini öyle detaylı incelemenize gerek kalmaz. onu hileyle avucunuza alıp dileğinizi dilediğinizde kanatlanması kafidir. hal böyleyken bile bu derece mutlu oluyorsanız eğer, uğur böceğini tanıdıktan sonra avucunuzu açtığınızda kanatlanıp avucunuza konduğunu düşünün. dilediklerinizin gerçekleşmesi için onun kanatlanıp uçmasına gerek kalmadığını düşünün. o hep avucunuzda olur. o olmadığı zaman dilek dileyip avucunuzu açtığınızda gelip kendiliğinden avucunuza konar.

bak uğur böceği, bu seferki dileğim senin için olacak. o avucunu açtığında ve de dilek dilediğinde kanatlanıp avucuna konacağın kişiyi bulasın ve dileklerinizin gerçeklemesi için her daim onun avucunda kalasın. uçma uğur böceği, bu kez senin dileğin gerçekleşsin.."

edit büdüt: içten bir teşekkür ve bisürü güzel dilekler, messe'ye.. :)

15.7.11

kötü hayaller

kötü bir şeyler olsun istiyorum bana.

mesela çok kötü bir trafik kazası geçirmeliyim. bir kolum ve bir bacağım kırılmalı. gözümün biri morarmalı, şişmeli. alçılar içinde yatmalıyım bi hastane odasında. bütün vücudum acıdan kıvranırken, ziyarete gelenler görmeli halimi, üzülmeli halime. o kadar ki buna dayanamayıp beni yalnız bırakmalı. yapayalnız kalmalıyım o odada. yalnızlığıma ağlamalıyım. moraran gözüm ağlarken yanmalı, daha çok şişmeli. yandıkça, senin haberin olmamasına, senin gelmemene, beni ziyaret etmemene içerlemeliyim. gözümden dökülen her damla yaşı yine de senin için biriktirmeliyim bir şişede.

ya da denizde yüzerken bir girdaba yakalanmalıyım. çok fazla çırpınmalı, gücüm tükenip çok fazla tuzlu su yutmalıyım ama boğulmadan önce biri beni tutup çıkarmalı. insanlar toplanmalı etrafımda sahilde. öldüm mü acaba, yoksa yaşıyor muyum diye merak etmeliler. belki iç organlarım zarar görür, sonrasında hep tedaviyle geçirmeliyim hayatımı, bayat bir şekilde. ve olayın şokuyla deniz fobim oluşmalı. bir daha balkona çıkıp, yakamozlu bir gecede seni düşünerek denizi seyreyleyememeliyim.

bilmiyorum, belki de intihara kalkışmalıyım. iki bileğimi de bir hışımla kesmeli, kanlar damlarken yere yavaş yavaş, bilincimi kaybetmeliyim ben de. odaya gelen biri beni kanlar içinde bulmalı. hissetmeliyim o korkuyu, o acıyı. beni bulan kişi çığlıklar atmalı. bileklerimi sarmalı daha fazla kan kaybetmeyeyim diye, dua etmeli ölmeyeyim diye. hemen hastaneye yetiştirmeli ama hastanede bir türlü A rh negatif kan bulamamalılar mesela. ha öldü ha ölecek derken, son anda bulmalılar kanı.

ve her şeyin sonunda haberin olmalı senin.

illa çok kötü bir şey mi olmalı bana sevgili, pişman olmak için? 
>>bunu da dinleyin 

1.7.11

tuhaf bir yaz gecesi bu..

böyle dans edecektik mutfakta, çay bi yandan demlenirken, hayallerimizdeki müzikle..

"tuhaf bir yaz gecesi dolaşıyor dışarıda.
gürüldeyen külrengi bulutlar, bulutların arasından kanlı bir orak gibi arada gözüken huzursuz bir hilal, geceye toz gibi dağılan sessiz bir yağmur..
hiçbir şey yerli yerinde değil bu akşam.
sanki macbeth’in cadıları çıkacak bir yandan.
en neşelisinde bile kekremsi bir hüzün bulduğumuz eski şarkılar çalıyor.
eğer hayatımız, üstünde damalar olan o kartondan oyunlardan biri olarak konsaydı önümüze, kaybetmeye pek de aldırmadığımız bir oyun olarak, bugüne dek yaptığımız hamleleri aynen yapar mıydık?
yoksa değişik mi olurdu bütün hamleler?
hayatımız, kaybetmeye aldırmadan renkli kareler üstünde parmağımızın ucuyla ittiğimiz bir taş olsaydı eğer; zarlar atıldığında ve şu yana mı, yoksa öbür yana mı süreceğimizi düşündüğümüzde, en doğrusunu endişesizce seçeceğimiz bir oyun olsaydı, taşımızı mutluluğa doğru daha rahat mı sürerdik?
'taşımı o yana doğru sürmeseydim keşke' dediğimiz kareler yok mu hayatımızda?
'bana uzanan o eli değil de öbürünü tutsaydım' dediğimiz yada 'arkasından seslenseydim, gitme deseydim' dediğimiz kareler.
mutluluğa çok yaklaştığımızı bildiğimiz halde mutluluğa arkamızı döndüğümüz ve yıllarca hep hatırlayıp tuhaf yaz gecelerinde kendimizle hesaplaşmak için, hatıraların arasından çekip çıkardığımız anlar.
bir başkasının hayatı gibi yaşasaydık kendi hayatımızı, 'istiyorsan yap' diye rahatça öğütler verip yapılacak olanı hiç tereddütsüz söyleyebileceğimiz yabancı bir hayat gibi yaşasaydık eğer, acaba daha doğru ve daha mutlu bir hayat mı yaşardık ?
taşlarımızı oynanması gerektiği gibi mi oynardık acaba?
bir başkasının hayatında mutluluğa giden yolu bu kadar açık ve aydınlık görürken, kendi hayatımızda neden yolumuzu kaybediyor, neden mutluluğa ulaşmakta bu kadar zorlanıyoruz?
..
mutlulukla aramızda kendimiz mi duruyoruz?
garip bir soru bu..
ama ya doğruysa?

..
korkuyor muyuz mutluluktan?
yoksa yaşanmamış olanları yaşanmış olanlardan daha mı fazla seviyoruz?
'ona sevdiğimi söylemeliydim' yada 'onunla gitmeliydim' dediğiniz anlar yok mu hayatınızda?
niye demediniz, niye gitmediniz ?
korktuk değil mi?
istediğimiz kadar mutlu olamayacağımızdan, terk edileceğimizden, sıkılacağımızdan, başkalarını üzeceğimizden, yaşadığımızın bir gün sona ereceğinden, dostlarımızın yada ailemizin bir gün karşı çıkacağından, yalnız kalabileceğimizden korktuk.

korktuk, çünkü bir oyun değil hayat..
yada bir oyun gibi yaşayacak gücümüz yok bizim.
kundera’nın o çok ünlü romanındaki kahramanı gibi 'hayatı o kadar hafif yaşamaya yetmiyor bizim gücümüz'..
ağır bir şekilde yaşıyoruz biz hayatımızı. mutluluk kavşaklarında hafif manevralar yapamıyor, ağır hamlelerle mutsuzluğa pişmanlığa doğru yürüyoruz.
taşımızı yanlış yöne sürüyoruz.
..
hepimizin hayatından bazı hayaller yürüyüp geçti, hayatımızda kalabilirlerdi, onlara izin vermedik, söylenmesi gerekenleri söylemedik onlara, 'kal' demedik, 'gel' demedik, 'geliyorum' demedik.
konuşmamız gereken yerde sustuk.

tuhaf bir yaz gecesi bu..

bulutlar kaynaşıyor ve hava serin.
ürperiyorum..
'ürperiyorsun' dese benimle mutsuzluğa yürüyen bir dostum, 'rüzgardan' derim ona..
'hayatımızı bir oyun gibi yaşasaydık eğer böyle mi yaşardık, mutluluğa sürmez miydik taşlarımızı' dese biri bana susarım.

biri size böyle söylese..
bilmem siz ne dersiniz..
bir oyun gibi yaşasaydık.."

(Ahmet Altan)

23.6.11

musmutlu yaşlar !

arkadaşlarımız.. şöyle bir düşündüğümüzde ne kadar da çok diyecebileceğimiz ama aslında kendine yakın bulduğun 3-5. belki de sonuna kadar güvendiğin, her şeyini paylaştığın sadece 1-2. bazı zamanlar çokça konuşup başlarını ağrıttığın belki, bazı zamanlarsa susup içine attığın halde yanında olmaya devam eden, sessizliğini bile paylaşan, anlayan.. ağlayamadığın zaman gözyaşlarını bi şişeye doldurup gönderebilecek olan.

hani hep bilirsin ya, o hep ordadır, kızsa da, küsse de, hissettirir kendini, yanıbaşındadır. işte öyle olmalı zaten arkadaşlık. ne olursa olsun, sıkı fıkı kalmayı başarabilmektir. işte böyle bi anda, en yakın arkadaşlarımdan birinin doğumgünürötarlı bi şekilde buradan kutlamak bence güzel olurdu. çünkü biliyorum ki, desteğe her ihtiyacım olduğunda o yanıbaşımda olacak.

p.s. 'gülümseme koymadığım için endişelenme.' burdan belli edemiyorum 'ama bu beynimin gülmediği anlamına gelmez.'

p.p.s. eğer izlemediysen mary and max'i kesinlikle en yakın zamanda izlemelisin.

p.p.p.s. en önemlisi: iyi ki doğmuuuuuş ! hep böyle kalmak dileğiyle..

p.p.p.p.s. 'bu arada su kaplumbağalarının anüslerinden nefes alabildiğini biliyor muydun?'

sevgiyle.. "J

15.6.11

göğe bakalım

sevgilim günlük,

bugünlerde o kadar çok moralim bozuluyor ki. oturduğum yerde, hiçbişi yokken stres yapıyorum. korkunç rüyalar görüyorum. merdivenden tırmanmalar, köşeye sıkışmalar falan. bence hepsi bugünkü ay tutulmasından kaynaklanıyor. 15 gün öncesinde ve sonrasında etkileri çok yoğun olacakmış diyorlar.

şaka bir yana, etkisi gerçekten var mı yok mu bilmem de, sıkıntılarımın sebebi, 5 gün sonra gireceğim yüksek lisans mülakatı olsa gerek. kendimi hiç hazır hissetmiyorum günlük ! nasıl hazır olunur onu bile bilmiyorum. gerçi 5-10 dakikalık bir mülakat. neden bu kadar sıkıntı yaptığımı bilmiyorum. evet bence sakin olmalıyım. tamam sakinim. derin bir nefes aldım.

biliyor musun günlük, mörfi amcanın kanunları var ya, hani onun 'eğer bir işi halletmek için birden fazla olasılık varsa ve bu olasılıklardan biri istenmeyen sonuçlar veya felaket doğuracaksa; kesinlikle bu olasılık gerçekleşecektir." kuralı var ya, işte ben o olsun istemiyorum. düşündüm ki eğer yüksek lisans hayallerimden vazgeçersem, aslında istemiyormuşum gibi yaparsam, benim için en istenmeyen sonuç yüksek lisansa kabul edilmem olacak. bu sayede hem mörfi hem ben kazanacağız. bence oldu bu. :)

tamam, aslında bunlar da işin eğlencesi. mülakata az kala biraz stres yapmak iyidir diyerekten strese giriyorum ben zaten. çok sakin olunca insanlar bu sakinliğime anlam veremiyorlar. stres yapınca da, 'ya ne diye stres oluyorsun, ne olacak sanki?' diyorlar. insanları nasıl mutlu edeceğimi artık bilmiyorum ben günlük. onlar çok şey istiyorlar hep.


şu anda burada ay tamamen tutuldu. yakamozdan eser yok. çok karanlık oldu gökyüzü birden. 'bu karanlık böyle iyi afferin tanrıya / herkes uyusun iyi oluyor hoşlanıyorum.'*

her şey iyi güzel de, 19-20-21 haziran'da soli güneş festivali var pompeipolis'te, evimizin önünde. ve ben o tarihlerde ankara'da olacağım. neden festivallerde hep başka yerlerde olmak zorunda kalıyorum? neden ben, neden ben hı günlük ?

hep bu ay tutulması yüzünden !

* (turgut uyar - göğe bakma durağı)

3.6.11

ben küçükken ..

bugün de bi mim'le devam edelim. sevgili üsturupsuz yazar mim'lemiş beni. teşekkür ederekten konumuzu söylüyorum hemen: "ben küçükken .. sanırdım." ne kadar güzel değil mi ? aslına bakarsanız bu mim'i çok sevdim ama nedense aklıma bişi gelmedi uzun süre. gerçi bir kaç günde topladıklarım da çok sayılmaz. ee başlayalım o zaman.

* ben küçükken adımı fatoş sanırdım. evet, anasınıfına kadar bana sürekli fatoş denildiği için, sınıfta yoklama alan öğretmenin, adının fatma olduğunu söylediğinde yaşadığı şokla eve giden şapşik çocuğun, kızarak annesine: "anne ! benim adım fatoş değil, fatma'ymış. siz yanlış söylüyormuşsunuz" dediğini düşünün bi. hoş, ilkokulda da hep yıldız dediler bana. ortaokuldaysa fatma diye seslenenlere dönüp bakmıyordum bile.

* ben küçükken bulutların pamuktan olduğunu sanırdım. bu yüzden bulutlarda yaşamak hep güzel gelmişti. ne kadar güzel derdim, yumuşacık, böyle toprak yok, taş yok, ayakkabısız dolaşabiliriz.

* ben küçükken iç çamaşırını ip çamaşırı sanırdım. atletin ip askıları var diye öyle bir çıkarım yapmıştım kendimce. karşıdaki kişi, iç çamaşırı dediği halde beynim onu ip çamaşırı algılardı. iç çamaşırı olduğunu kabul etmem uzun zamanımı aldı.

* ben küçükken halamın iki çocuğunu babannemin çocukları sanırdım. gerçi o mantıkla onların benim amcam ve halam olmaları gerekirdi ama kuzenlerimdi. ama siz de ne zaman babanneye gidilse orda olan, orda yiyip içen, orda yatıp kalkan kuzenleri görseniz öyle düşünürdünüz.

* bir de bendekiler tükendi diye, ablamın küçükken sandığı bir şeyi söylemek istiyorum. ablam küçükken aşkın nur yenginin şarkısı olan 'ay inanmıyorum'u 'ayran buyurun' sanıyordu. sonradan sözlerinin 'ay inanmıyorum' olduğunu öğrendiğimizde baya gülmüştük.

benden bu kadar. yine aklıma gelirse editlerim artık. bu mim'i öncelikle 'mim ne?' diyen sevgili jeremy'e nam-ı diğer kozmikadam'a ve felix felicis'e gönderiyorum. güle güle kullanın. öperim.

edit büdüt: ay dur, bir de messe'ye göndereyim. onun da mim'i olsun. :)
edit büdüt 2: bence bu mim'i .GöğeBakmaDurağı.'na da göndermeliyim. eminim çok ilginç şeyler çıkacak.

1.6.11

sahte veda sendromu

birini çok iyi tanımazsınız, nazik sözlerle belki yanağından öperek vedalaşırsınız. sonra, daha beş dakika geçmeden metro istasyonunda ya da otobüs durağında karşılaşırsınız. ortam bir anda gerginleşir çünkü her iki taraf da ne söyleyeceğini bilemez, beş dakika öncesinin havası tamamen kaybolmuştur. önünüze bakar ve metronun/otobüsün /taksinin bir an evvel gelmesi için dua edersiniz.


sonra metro/otobüs/taksi geldiğinde bir kere daha vedalaşır, gülmeye çalışarak "yeniden güle güle." gibi saçma sapan bir şeyler söylersiniz. ama ilk seferki gibi değildir ve yeniden yanağından öpüp öpmemeniz gerektiğini merak edersiniz. her şey bir anda sahte gelmeye başlar, aynı berbat bir notla birinden ayrıldığınız zaman olduğu gibi.

vedalar tekrarlanmamalıdır. 

 (marian keyes - anybody out there)
 

J's Süpernova !